27/8/2008

Bulut ve Dağ


Çevresinin en büyük yükseltisiydi, ayaklarının dibinde ovalar, başı bulutlardaydı. Ardında ne saklanmışlıkları barındırdı, mevsimlere inat ne yeşillere umut verdi, tenhalıklarında ne gizler sakladı.

Güçtü… Kimileri ona yaslandı, kimileri onda birikti, doldu, aktı, onun yamaçlarında barınıp, onda doyup, ondan iniyorum diyerek hükmetti.

Zordu… Geçit vermedi sevdalara, o izin vermedikçe geçilemedi.

Birçok kişide karmaşık duygular uyandırdı. Ona ulaşmak isteyenlere görüntüsünün azameti, hoyratlığı ile ürküntü, alışılmazlığıyla yılgınlık verdi. Buna rağmen, kendine has özel değerleriyle, karşı gücü içinde barındırmayı da bildi. Onun tarafından kabullenilmek güç, zorlu ve acımasız olmasına rağmen, karşı konulmaz çekiciliği hep çekti.

Yüksekliğine imrenildi, gizleri merak edildi, cazibesi kıskanıldı, yumuşak bir şeyler söylenmesi beklendiğinde kükredi, kükremesinden korkuldu, irkildi, anlaşılmazdı, çelişkileri çözülemedi.

Ay onu karartamadı, güneş eritemedi, yıldızlar onu kendilerine sevdalı sandılar.

Yere sevdalıydı, yerden koparılmıştı, paramparça edilerek, sevdasının acısı yüreğinde hep acıdı.

0, kavrukluğunu serin yamaçlarda sustururken hep uzaklara baktı.

Yalnızdı, sesini başındaki dumanlarda sustu…

 

Ve kurak bir gün, kendi kuraklığının içinde kavrulan, birçok yaşanmışlığın başkalarını serinleten ferahlığını gizlerinde saklayan gözleri nemli yağmur ansızın çıkageldi.

Havası soğumuştu, en yükseklerde hapsedilmişliğinden kaçıp, yorgun, bitkin, aç özlemlerle.

Ona zulmeden buluttan kopup gelmişti, korkuyordu, duyuramadığı hayalleri, arzularıyla, yalnızlığıyla dağın bir yanına gizlendi. Üşüyordu.

Gözlerindeki nemi, kirpiklerinin gölgesine saklamıştı…

Dağ onu fark etti, sevecen, yumuşaktı, yağmurun ellerini tuttu, usul usul konuştu, ‘ anlat’ dedi. Sesi kükremiyordu, ‘ Heybetinde donduk’ diyenlere inat sıcacıktı, öfkesinde kaybolmuşlar görseler şaşarlardı öyle sakindi.

‘ Korkuyorum,’ dedi yağmur, ‘ elimi tutan ellerden korkuyorum.’

Güldü dağ, ‘ Deli,’ dedi yağmura, ‘ neden korkuyorsun ki!’ ‘ Terk edilmekten’ dedi yağmur.

Sarıldı dağ, saçlarını kokladı yağmurun, içine çekti kokusunu derin derin, gözlerindeki nemi öptü. Sarıldı, sıcacıktı.

‘ Sana şiirler okumak, sana şiirler yazmak isterdim!’ dedi dağ ona…

 

Bulut, yağmurun gittiğini fark edince, onsuz olamam diye düşündü, yasa girdi, karalar giyinip ardına saklandığı aydınlıktan çıktı, dağın üzerine geldi. Dağın parlak aydınlıklarına gölge düştü, her yer karardı. Yağmur korktu, ‘ Korkma,’ dedi yağmura dağ, ‘ korkma, bak ben korkuyor muyum, yenilmezim, aşılmazım, güçlüyüm, sen de olabilirsin, başarabilirsin!’ dedi ve her şeyi dedi, ‘ Biz’ demedi, ‘ Birlikte‘ demedi, ‘ İkimiz’ demedi, ‘ Hep’ demedi.

 

Asırlardır süregelen, aynı paylaşımların doğruluğuna inanan katı kuralcılık iddiası, nedeni başka güçler tarafından yazılmış ihtiyaçları, yalanına inandığı kendi gerçeklerinin savunusuyla bulut, yağmura başka dağları anlattı, beklentileri anlattı, ‘ Ovalarda senin için yakılan ağıtları duymuyor musun, kanatlarım ferahlığını özledi. ‘ dedi, vermeyi anlattı, ‘ Bencil olma.’ dedi. Gözlerindeki hüzünlü neme hiç aldırmadan, ufukları gösterdi bulut, ‘ Senin yerin orada,’ dedi, ‘birlikte gideceğiz.’

 

Yağmur, tüm acısı gözlerinde, tüm hüznü gözlerinde, hasretleri, özlemleri, hayalleri, umutları, tüm sevdası gözlerinde, kirpiklerini kaldırıp dağa baktı, ‘ Benim için, bir aşk şiiri yazar mısın!..’ dedi…

 

 

Necla Maraşlı

7/4/2007

Ben Beni Vurayım Sen Seni

İki sen iki ben,
Yeşil çuha kare bir masada boy ölçüşelim
Soyunalım sandalyelerin omuzlarına
Tedirgin elbiselerimizi.
Sen beni al karşına ben seni
Mekanizmaları işliyor zamanın
Organizmalarımız sancılı.
İktidarını kaybetmiş dünya
Katli vaciptir törpü pasına karışmış geçmişimizin
İki şarjör sürelim ortaya önce
Ben beni vurayım sen seni.
Gerçekleşmiş düşlerimizde olmasın kirli bedenlerimiz
Parmak damgası vurulmuş alınyazımızla
Yüz yüze kalalım.
Gri bir gökdelende olsun kaldığımız oda
Pis bir kükürdü üflesin şehir ciğerlerinden
Mendilini sersin gökyüzüne bulutlar
Tertemiz bir akordeon sesi yükselsin yanımıza
Çatılar düşsün ağır ağır ıslak kaldırımlara.
Gece geçsin geniş camları
Gezinsin duvarlarımızda şehrin ayna yansımaları
Adresini arasın köşe başlarında yalnızlıklar
Taksimetre tutarları hesabımıza yazılsın
Bir eğreti bitki eğsin başını gölgesini seyretsin
Komidinin cilalı maun uçurumunda
Beyaz; tütünün sarı solgunluğunda yorgan.
Kibrit tutuşmayı beklesin tablanın yanıbaşında.
Ola ki postacı gelirse gıcırdatmayalım kapıları
Yoksul çocukluğumuzun üzüncü göndermiştir o mektupları
Bizim burada olduğumuzu onlardan başka kim bilebilir ki
Yanlış telefonlara bakmasın ellerimiz
Çalacak gibi durursa da açık bırakalım ahizeyi
Sessizliğim seni dinlesin sen sesimi.

Necla Maraşlı


7/4/2007

Sandal Ağacı

Sana kapımı her açtığımda, sandal ağacı kokusu doluyordu odama... İlk geldiğin gecelerin birinde" sende aradığım ne" dediğinde bana, "belki de birbirimizin hüznünde gözümüz var" demiştim sana. Gecenin bir yarısı hep aynı adrese koşuyorsa insan, ya dinlemek, ya anlatmak için çalıyordur o kapıyı. Ne diyordun?
-Neyim var ki anlatacak. Bir adam. Yorgun, bezgin...

Geceler iki gün arasına sıkıştırır insanı, ezer. "Çözül" der. Kendinde çözülürsün de sonra akarsın bir yere. Yazılara, yabanlara, cümlemiz gibi cümlen gibi. Savrulursun da savrulursun Yorulursun bazen serseri ruhundan. Yorulursun taşmaktan. Kalmak istersin... Aktığında dolacağın bir çukur ararsın. Bulursun, dolarsın, durursun ve kalırsın... Durmak yorar seni. Kalmanın yetersiz olduğunu anlarsın. Aradığın kalmak bu değildir, başka bir şeydir. Anlatırsın. Denersin, denersin. Bezgin olur adın... Bırakırsın kendini, sürüklenirsin.
Anlatmaktan yorulmuş adam... Kıyıya vurmuş.
Duygularının kalmak istediği yeri arıyordun, kaybolacağın yeri arıyordun, karışacağın yeri arıyordun.


Sürükleniyorsan tutulmak, dolmuşsan emilmek, donmuşsan çözülmek, bir sandalsan yansımanı görmek istiyordun.
Kendini sandal ağacı kokusuyla örten, hüznüme gözlerini diken sen; hüznümde senin bir yanını anlatabileceğim bir yer arıyordun bir eylül zamanında.
Gözelerde uyumak isteyen ırmak gibi, kuru bir yaprakla konuşmak isteyen rüzgar gibi, sürgünlerine hasretli toprak gibi... Sen sustuğunda ben kendimi dinliyordum. Öyle seyrettim işte seni, öylesine. Kendim gibi, bilir gibi.
Biz neydik biliyor musun?...
Öylesineydik!...


Necla Maraşlı

Kategorilerim

    Arkadaşlarım

    Bağlantılarım

    Blogcu ile yapıldı